Tadı damağımızda kalan Antakya gezisi

0 17

Gezimize haftanın ilk günü THY’nin 15.40 uçuşu ile İstanbul’dan Hatay’a uçarak başladık ve saat 17.30 civarı Hatay’a vardık. Hatay oldukça küçük bir havaalanına sahip… Terminal dışında çıkınca sizi merkeze götürmek üzere bir Havaş otobüsü bekliyor. Yaklaşık 20dk süren yol boyu hangi muhteşem yiyecekleri tadıp nereleri gezeceğimizi planlayıp durduk.

Burada hemen bir parantez açıp Hatay ve Antakya konusuna açıklık getirelim. İki isim eş anlamlı olarak kullanılsa da Antakya Hatay ilinin merkez ilçesi…

Merkeze varışımızın ardından direkt akşam yemeği yiyeceğimiz ve bize de başkaları tarafından şiddetle tavsiye edilen Anadolu Restaurant’a doğru yola çıktık. Yola çıktık derken yürüdüğümüzü kast ediyorum elbette, zira mesafeler çok yakın.:) Anadolu Restaurant’taki tatları anlatmakla bitiremem. Başlangıç olarak soframıza servis edilen tatlardan bazıları şunlardı: Tereyağlı humuszahter salatasımuhammarababagannuşabagannuş, yöreye özel soslu yeşil zeytin, tereli/rokalı nar ekşili yeşil salata, dil peyniri vs… Bunların yanına “katık” yaptığımız sıcacık pideye de ayrıca hayran kaldık… Ehh, bunlar ile karnımızı tıka basa doyurup artık midelerimizde yerimiz kalmayınca kebabı da ortaya istedik mecburen. 🙂 Evet, o da nefisti…

Antakya keşif turumuza meşhuuuur Asi Nehri’ni geçerek ulaştığımız Hatay Arkeoloji Müzesi’ni gezerek başladık. Giriş ücretli. Gişeden bir müze kart almanızı öneririm; sonra gideceğiniz yerlerde de işe yarıyor. Müzelerden hoşlanan gezginler için burası bir harika. Burada özellikle ilgimi çeken şey bahçede bulunan bir duvardaki Roma atletleri idi. Dizaynı öyle bir yapılmış ki, nereye giderseniz gidin atletler gözleri ile sizi takip ediyor gibi gözüküyor.:)

Müze sonrası yönümüzü Hıristiyanlığın ilk kilisesi olarak adlandırılan St. Pierre Kilisesi’ne çevirdik. Antakya-Reyhanlı yolu üzerinde kalan kiliseye ulaşmak için merkez otobüs durağından 15 no’lu otobüse bindik. Yaklaşık 10-15dk süren bir yolculuktan ve bizi kiliseye çıkaracak yokuşu tırmandıktan sonra Haç Dağı’nın eteklerindeki bir mağaraya kurulmuş olan St Pierre Kilisesi’ne ulaştık.

On üç metre uzunluğunda, 9.5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde olan mağara kiliseye giriş ücretli (müze kart burada da geçerli). Görevlinin anlattığına göre; Hz. İsa’nın 12 havarisinden biri olan St. Pierre M.S. 30’lu yıllarda Antakya’ya gelmiş, Kudüs’teki ana kiliseden sonra ilk kiliseyi buraya kurmuş. Tarihte Hıristiyan (Hıristos) kelimesinin ilk defa burada kullanıldığı söyleniyormuş. Kilisenin ilk kullanıldığı zamanlarda yasak olan ayinlerin basılması olasılığına karşı cemaatin kaçması için gizli bir geçit yapılmış, ancak o kaçış tüneli göçük yüzünden kapanmış. St. Pierre Kilisesi, 1963 yılında Papa VI. Paul tarafından Hıristiyanlar için haç yerlerinden biri olarak ilan edilmiş ve her yıl 29 Haziran’da St. Pierre Günü kutlamaları yapılıyormuş.

Kiliseyi gezdikten sonra ayaklarımızın altındaki muhteşem Antakya manzarasını seyre daldık. Görevli aşağı inmemiz için bize bir taksi çağırdı. Yolda taksi şoförü ile bizi Antakya dışındaki yerlere götürmesi için cüzi bir ücrete anlaştık ve böylece araba kiralama derdinden de kurtulmuş olduk (Kanatlı Taksi Durağı / Firuz Bey).

Kiliseyi gezdikten sonra ayaklarımızın altındaki muhteşem Antakya manzarasını seyre daldık. Görevli aşağı inmemiz için bize bir taksi çağırdı. Yolda taksi şoförü ile bizi Antakya dışındaki yerlere götürmesi için cüzi bir ücrete anlaştık ve böylece araba kiralama derdinden de kurtulmuş olduk (Kanatlı Taksi Durağı / Firuz Bey).

Taksi ile yol alırken ilk durağımızı Samandağ olarak belirledik. Hatay’ın ilçelerinden biri olan ve Antakya’ya 25km mesafede bulunan Samandağ, 14km uzunluğunda bir sahile sahip. Sahil bu kadar uzun ve güzel olunca yaz aylarında halka açık plaj olarak epey rağbet gördüğü söyleniyor.

Samandağ’ı önemli kılan diğer bir özellik ise Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın buluştuğu ve koca bir taşın havada durduğu söylenen yer. Gerçi her tarafını kapattıklarından taşın havada durduğunu maalesef göremiyorsunuz ama Hızır Türbesi olarak anılan mekan yine de görmeye değer. Türbenin çevresinde tur atınca tutulan dileklerin yerine geleceğine inanılıyor.

Samandağ’ı önemli kılan diğer bir özellik ise Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın buluştuğu ve koca bir taşın havada durduğu söylenen yer. Gerçi her tarafını kapattıklarından taşın havada durduğunu maalesef göremiyorsunuz ama Hızır Türbesi olarak anılan mekan yine de görmeye değer. Türbenin çevresinde tur atınca tutulan dileklerin yerine geleceğine inanılıyor.

Araçla seyahatimizde ikinci durağımız Titus Harabeleri oldu. Bu tarihi yerleri görmek için sağanak yağmur altında yaklaşık 10-15dk süresince ve şemsiyesiz olarak bir yamaca tırmanmamız gerekiyordu, biz de denileni yaptık tabii. Titus Tüneli, antik Seleucia şehrini ve limanı dağlardan inen sel baskınından korumak için M.S. 69 yılında insan eli ile oyulmuş bir tünelmiş. Tünelin kapalı kısmının uzunluğunun 130m, yüksekliğin 7m ve genişliğinin 6m olduğu söyleniyor. Burada yürümek hele ki o yağmurda epey zor oldu. Ama nihayetinde sırılsıklam olsak da Erken Roma Dönemi’nde yapıldığı söylenen kaya mezarlarının olduğu kısma gelebilmiştik. Beşikli Mağara (veya Krallar Mezarı) olarak anılan mağara topluluğunun, dönemin ileri gelenlerinin mezarlarına ev sahipliği yaptığı tahmin ediliyor.

Üçüncü durağımız Samandağ yakınlarındaki Türkiye’nin tek Ermeni köyü olan Vakıflı Köyü’ydü. Buranın Ermenistan sınırları dışında kalıp tüm nüfusu Ermenilerden oluşan tek yerleşim yeri olduğu söyleniyor. Toplam nüfusu 150 civarında olan köyde 35 hane var. Portakal ve servi ağaçlarıyla çevrili köy temiz ve bakımlı. Son yıllarda organik tarımla uğraşan köy halkının bir geçim kaynağı da el işlemeleri ve iğne oyaları… Buradan el işlemeleri dışında hediyelik olarak ayrıca ev yapımı ceviz reçeli, zahter ve nar ekşisi de alınabilir ama aynı ürünler Uzun Çarşı’da nispeten biraz daha uygun fiyatlı satılıyor.

Çok ıslanmamız sonucu hasta olmamayı ümit ederek Musa Ağacı’nı görmek üzere, bir sonraki durağımız olan Hıdırbey Köyü’ne ulaştık. Gövde genişliği 20m olan dev çınar ağacının halk arasında 2000 yaşında olduğuna inanılsa da, ağacın gerçek yaşının 900-1000 olduğu tahmin ediliyor. Rivayete göre Hz. Musa ve Hz. Hızır birlikte buraya gelirler. Hz. Musa su içmek üzere elindeki asasını yere saplar ve orada unutur. Buradaki ab-ı hayat (ölümsüzlük suyu) sayesinde asa filizlenip kök salar ve bugünkü ağaç oluşur. Ağacın içinde bir süre berber dükkanı olarak kullanılan kocaman bir boşluk var. Bugün ziyaretçiler Musa Ağacı’nın içindeki o kovuğa dilek çaputları bağlıyor.

Vaktin ilerlemesi nedeniyle, Samandağ’ın Aknehir Beldesi’nin en yüksek tepesine kurulan ve bölgenin tarihi ve turistik mekanları arasında gösterilen St Simon Manastırı es geçip günün son durağı olarak Harbiye’ye doğru yola çıktık. Söylenene göre; Hıristiyan bir din adamı olan Aziz Simon, 6. yüzyılda, bu manastırdaki bir sütunun tepesinde 40 yıl yaşamış.

Mitolojide Apollo’dan kaçan Daphne’nin defne ağacına dönüştüğü yer olarak geçen Harbiye, Antakya’ya 8km uzaklıkta, şelaleleri ile ünlü bir mesire yeri… Birçok restoranın bulunduğu Harbiye özellikle yaz aylarında şehrin gastronomi merkezi olarak çok rağbet görüyormuş. Biz buraya akşamüzeri vardık. Mevsim kış olduğu için çoğu tesis kapalıydı. Şelalenin aşağısına kadar inemedik ama açık olan bir yerde yanan sıcacık sobada içimizi ve yağmurdan ıslanan ayaklarımızı ısıtıp birer çay içerek Harbiye’den ayrıldık.

Gün sonunda artık karnımızın epey acıktığını fark edip bir şeyler yemek üzere Antakya’nın ev yemekleri ile ünlü restoranlarından biri olan Sultan Sofrası’na gittik. Mekan küçük ancak yemekler oldukça lezzetliydi.

Antakya gezimizin son günü gezeceğimiz yerler yürüyüş mesafesinde olduğundan araba kiralamaya veya taksiye binmeye gerek duymadık. İlk olarak Habib-i Neccar Camisi’ni ziyaret ettik. Söylenene göre Habib-i Necar Camii, Anadolu’nun ilk camisi olarak Antakya’da yapılmış ve Müslümanlık Anadolu’ya buradan yayılmış. Cami, Hz. Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah tarafından M.S. 636 yılında yapılmış.

Cami sonrası duraklarımız sırası ile “üçü bir arada” olarak adlandırılan Cami/Kilise/Havra ziyareti, Savon Oteli, Ortodoks Kilisesi ve Antakya Gazi Evi oldu.

Kalan vaktimizi eski Antalya evlerinin arasında yer alan, içinde hamamlar ve kervansaraylar bulunan tarihi Uzun Çarşı’da keyifle yürüyerek geçirdik. Böylece hem yöresel lezzetleri tattık hem de arkadaşlarımız ile paylaşmak üzere bir şeyler satın aldık. Alışverişlerinizde mutlaka dil peyniri, nar ekşisi, salça ve baharatlardan almanızı öneririm. Burada özellikle Ahmediye Camii’nin avlusunda küçük bir dükkanda közde künefe yapan Yusuf Usta’dan künefe yemenizi tavsiye edeceğim.

Yemek yemeden o günün turu bitmiş olur mu hiç, elbette olmazdı.:) Antakya’daki son gecemizde akşam yemeğimizi Sveyka isimli restoranda yedik. Sveyka’da da diğer yerlerde olduğu gibi lezzetler müthişti, kesinlikle tavsiye ederim. Ayrıca fiyatlar da oldukça uygundu. Burada özellikle yemenizi önereceğim lezzetler;  maklube (patlıcana sarılmış içinde etli pilav bulunan muhteşem bir lezzet), sucuk roll (içinde sucuk yok ama tadı pastırma/sucuk arası bir tat), etli keşkek (ben pek beğenmesem de diğer arkadaşlar memnun kaldılar), çiğ köfte (bizim bildiğimiz gibi değil, daha sulu) ve tabii kebap

Tadı her anlamda damağımızda kalan Antakya gezimizin ardından bindiğimiz uçakta, bir daha ne zaman buraları ziyarete geleceğimizi konuşarak İstanbul’a vardık.

Afiyetle kalın… 🙂

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.